Linçin dalgasında bir "Ölü Deniz"
Bir yanda ters kelepçe, diğer yanda derin sessizlik... Türkiye, bir kez daha mizahın nerede bittiğini, korkunun nerede başladığını tartışıyor.
Gün geçmiyor ki bu topraklarda yeni bir absürtlükle uyanmayalım. Türkiye, sırtında her gün biraz daha ağırlaşan, kutuplaşma taşlarıyla dolu o devasa bavulu taşımaktan yorulmuş yorgun bir hamal gibi. Sosyal medyanın öfke nöbetleri, linç kültürünün yakıcı rüzgârı ve ardı sıra gelen o bildik korku iklimi… Fay hatlarımız o kadar hassas, zeminimiz o kadar kaygan ki, küçücük bir kıvılcım koca bir yangına, bir kahkaha bir anda çığ düşmesine sebep olabiliyor.
Daha dün Tamar Tanrıyar vakasının şokunu atlatamamış, toplumsal hafızamızın labirentlerinde o krizin haritasını çıkarmaya çalışırken; hoop, kendimizi genç bir stand-upçı olan Deniz Göktaş’ın gözaltı görüntülerini izlerken bulduk. Gündemin bu denli hızlı değiştiği ülkemizde, krizler adeta bir bayrak yarışı gibi nöbeti birbirine devrediyor.

Ve bu yarışın en büyük yakıtı, şüphesiz sosyal medyanın o vahşi linç kültürü.
Klavye arkasına gizlenmiş kitleler, dijital birer engizisyon mahkemesi gibi her gün yeni bir kurban seçiyor. Sosyal medyanın öfke nöbetleri ve linç kültürünün yakıcı rüzgârı, ardı sıra getirdiği o bildik korku iklimiyle hayatımızı tamamen altüst ediyor.
Kutsalın terazisi ve iki farklı gemi…
Son günlerin turnusol kağıdı ise Deniz Göktaş’ın başına gelenler oldu. Milyonların izlediği "Ölü Deniz" gösterisinin ardından, İstanbul Havalimanı’nda pasaport kontrolünde takılan ve ardından bileklerine geçirilen o "ters kelepçe", aslında sadece bir komedyenin bileklerine değil; bu ülkenin çok sesliliğine ve ifade özgürlüğüne vurulmuş paslı bir kilit gibiydi. Vatan Emniyet’e götürülen yalnızca bir insan değil; ironi, hiciv ve eleştiri hakkıydı.

Burada son derece ince ve hassas bir sırtta yürüyoruz. Dini hassasiyetlerimiz, bu toplumun harcı, kültürel omurgası ve bir arada yaşama iradesinin en mahrem, en saygıdeğer sığınağıdır. İncitilmemesi, hoyratça çiğnenmemesi gerekir; bu konuda şüphesiz hemfikiriz. Açık konuşmak gerekirse, Deniz Göktaş’ın sözleri de elbette eleştiriyi hak ediyor. Esprinin de bir hassas terazisi, bir kantar ölçüsü olmalı. Ben şahsen Göktaş’ın gösterisinin tamamını izlemedim, izlerken de sıkıldım ve beni sarmadı. Ama beni sarmamış olması, o kelepçenin soğukluğunu onayladığım anlamına gelmez…
Bakın mesele tam da burada düğümleniyor: Kutsal olanı koruma refleksi, neden kişiye, duruma ya da güce göre vites değiştiriyor? Neden adalet terazisinin kefeleri bu kadar dengesiz sallanıyor?

Gelin madalyonun diğer yüzünü hep birlikte çevirelim ve dijital platformlarda fırtınalar estiren bir diğer isme, Doğu Demirkol’a bakalım.
Ben de eşim de 'Doğu' dizisini ekranın başına kilitlenerek, severek izliyoruz. Doğu Demirkol’u zaten son derece başarılı buluyorum; şeytan tüyü var sevimli keretada...
Ancak yiğidi öldürüp hakkını yemeden sormak gerek: Demirkol, kendi adını taşıyan dizisinde hafızlık, namaz, sahabe isimleri, cehennem ve hatta "şirk koşarken putla sevişmek" gibi oldukça cesur, dini kavramları karikatürize eden diyaloglara imza atarken neden kimsenin kılı kıpırdamıyor? Yanlış anlaşılmasın; sanatın, mizahın ve sinemanın sınırlarının daraltılmasını, Doğu Demirkol’un da aynı çarkın dişlileri arasında ezilmesini asla savunmuyorum.
Ancak sormadan da edemiyorum: Aynı denizde yüzen iki gemiden biri neden fırtınada batırılmak istenirken, diğeri korunaklı limanlarda lüks içinde ağırlanıyor?
Dini ve toplumsal unsurları hicvetmek, bir komedyenin arka planı muhafazakar bir iklime yaslandığında "hoşgörülebilir bir yaratıcılık" sayılırken; bir başkası yaptığında nasıl bir anda TCK 216’dan "alenen aşağılama" suçuna dönüşebiliyor?
Sessizliğin konforlu locaları…
Mizah, iktidarların, dogmaların ve toplumsal tabuların karşısına dikilen kırık bir aynadır. O aynada kendimizi görürüz.

Bugün ekranlarda göremediğimiz gazeteci Fatih Portakal’ın, Deniz Göktaş’ın gözaltına alınmasının ardından ünlü mizahçılara yönelttiği o soru, bu yüzden kulaklarda çınlayan sağır edici bir çığlık gibi:
"Bunlardan Deniz Göktaş için bir yorum var mı? Ne düşünüyorlar acaba?"
Bugün sahneleri dolduran, stadyumlarda kapalı gişe oynayan, milyonları güldürürken suya sabuna dokunmayan esprilerle konforlu localarında oturan "büyük" komedyenlerimizin bu derin sessizliği ne anlama geliyor?
Korku ikliminin yarattığı bir felç hali mi, yoksa "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" tüccarlığı mı?
Burada kimseye ne yapacağını söylemek ya da bir yönlendirme yapmak niyetinde değilim. Bu isimler yapılanı doğru da bulabilir, yanlış da. Önemli olan doğru ya da yanlış, bir ses vermeleri, bir duruş sergilemeleridir. Çünkü sanatçının sessizliği, adaletsizliğin en büyük yakıtıdır.
Toplumsal barış, sadece tek bir tarafın sınırlarını koruyarak değil, özgür bir tartışma ve eleştiri kültürünün içinde hep birlikte nefes alarak yeşerir.
Deniz Göktaş’ın o ters kelepçeli fotoğrafı, Türkiye’nin mizah ve düşünce tarihine silinmeyecek bir utanç sayfası olarak geçmiştir.

O yüzden diyorum ki; etmeyin ağalar, beyler, klavye başındaki gizli engizisyon şövalyeleri... Kıymayın bu genç mizahçılara! Zaten memlekette sinir katsayımız enflasyon oranlarıyla yarışıyor, bari iki gıdım gülelim.
Nihayetinde, korkusuzca ve özgürce patlatılan bir kahkaha; bu coğrafyanın ruhumuzda açtığı derin yaraları jet hızıyla saran en şifalı, en reçetesiz ilaçtır. Linç fırtınalarının neşemize limon sıkmasına müsaade etmeyin.
Hukukun da mizahın da tadının kaçmadığı günlerde buluşmak üzere; yüzünüzden o içten, samimi ve tabii ki "yasal sınırları aşmayan" gülücükler hiç eksik olmasın!