Keşke mesele Trump’tan ibaret olsaydı! Emperyalizm mutasyon mu geçiriyor?
Medyaradar analisti Atilla Akar, ABD’nin son “Maduro Operasyonu” ile emperyalizmin kendi içinde yeni bir aşama kaydettiğini ve artık “Klasik saldırganlık” tan “Kuralsız saldırganlık” aşamasına sıçradığı tespitinde bulundu…
Efendim; biliyorum. Emperyalizm her daim doğası gereği saldırgandı. Her zaman göz diktiği, kendisine sorun çıkardığını düşündüğü ülkelere, liderlere hücum etmenin bir bahanesini bulurdu. Dahası emperyalizmin aç gözlülüğünün sınırı yoktu. Ülkelerin maddi kaynaklarına çökmek için yapmayacağı şey bulunmuyordu.
Kısacası emperyalizm, bilhassa da ABD emperyalizminin tarihi bu gibi olaylarla doluydu. Dolayısıyla emperyalizmden tersi bir tavır beklemek olanaksızdı.
Uluslararası Hukukun İflası!..
Lakin bütün bunlara rağmen düne kadar eylemlerini bir “Uluslararası hukuk” çerçevesi içinde yapmaya dikkat eder, davranışına bir gerekçe arar bulur ve en önemlisi ülkelerin “Egemenlik hakları” na saygı gösteriyor(muş) gibi yapardı. Şeklen bile olsa bazı kurallara riayet ediyor görüntüsü vermeye çalışırdı.
Her ne kadar İkinci Dünya Savaşı’nın kazananlarının inisiyatifinde olsa da “Birleşmiş Milletler” (BM) bunun için kuruldu. Her şey “Dünya barışı” masalı içindi. Zaman zaman çizgi dışına çıkar gibi olsa da kendisini ve eylemlerini buna uyarlamaya çalıştı. Ancak zamanla bunun kendisi için sorun yaratmaya başladığını, hareket kısıtlaması getirdiğini gördü. Şimdi ise ondan kurtulma gayreti içine girdi. Artık hukuk filan hak getire. ABD, bundan sonra “Hegemonya tesisi” ni bu gibi yollarla kuracaktır. İstisna değil kural olacaktır. Ah vah etmek nafile!..
“Trumpizm” Arayışa Cevap Oldu!..
Bu anlamda kimilerinin sandığı gibi olay “Trump’ın kişiliği” nden çok ötedeydi. Trump emperyalizmin güncel ihtiyacına siyasi bir cevap oldu o kadar. Artık “Uluslararası Hukuk” şalına ihtiyacı yoktu. “Gangster Devlet” buralardan doğdu. Amerikan emperyalizmi için başka çıkış yolu kalmamıştı…
Yani ki Trump bir neden değil sonuçtu. Aşırı militarize olmuş bir devletin bu gücüne dayanarak etrafa racon kesmesi olayıydı. Aynı zamanda ekonomik sıkıntılarını çözmenin, kendisine yeni kaynaklar yaratmanın mafyavari “Çökme” planıydı.
Emperyalizm Ayak Bağlarından Kurtuluyor!
Oysa düne kadar bazı şeyleri o kadar kolayca yapamamasında dünya sistemindeki “İkili denge” nin ve Sovyetler Birliği faktörünün sınırlayıcı rolü büyüktü. Fakat ABD’nin önünde bu engelde kalmayınca iyice gemi azıya aldı. Şımardıkça şımardı. Lakin buna rağmen halen sözüm ona bazı kurallara saygı gösteriyor (muş) gibi yapmaya devam etti.
Ancak artık bununda “Sürdürülemez” olduğunu gördü ve kendisini “Frenleyici” rol oynadığını fark etti. Bunun için bütün uluslararası kurallardan, yasal bağlayıcılıklardan kurtulması gerekiyordu. İşte “Venezuela Operasyonu” bu arayışın pik noktasıydı. Artık kapı açılmıştır. Yeni - Tip emperyalizmin eski tip atraksiyonlara gereği kalmamıştır. “Ben öyle uygun gördüm!..” modundadır.
Bu ise emperyalizmin yapısında yeni bir dönüşüme tekabül eder. Zaten pratikte her zaman geçerli olan “Gücü gücüne yetene” anlayışı alenileşir. Sözüm ona “Uygar Dünya” kendi içine çöker, maske düşer. Dünya adam kaçırmadan aklını kaçırmaya doğru hızla yol alır!..
Burası Benim Arka Bahçem!..
Güney Amerika ülkeleri hep “Amerika’nın arka bahçesi” olarak görüldü. Dolayısıyla burada Amerika’nın çıkarlarına aykırı bir oluşuma izin verilemezdi. Eski jargonla “Amerikan jandarmalığı”, modern tabirle “Delta Force” gücü devreye sokuldu. Bu bölgedeki darbeler, işgaller, suikastlar, vb hep bu kaygıyla yapıldı. ABD emperyalizmi arka bahçesini istediği zaman düzenliyor istediği zaman tarumar ediyordu. “Her horoz kendi çöplüğünde öter” misali!..
Ancak ABD her zaman “Emperyalist” değildi. O pratiğine önce en yakın çevresinden başlayacaktı. Yani bu huyu yeniden depreşmiş gibi sanki. ABD şimdi zamanda geriye gitmiş gibidir. O zamanlar ilk olarak kendi arka bahçesine yayılma ve yerleşmeyi gözüne kesmişti. Özellikle de klasik sömürgeci İspanya’yı buralardan kovması gerekiyordu. (İspanya’nın bugünkü karşı çıkışının temelinde aynı “Tarihsel hafıza” yatar!) Bunun için düğmeye basılır.

“Main Gemisi Komplosu” nu Bilir misiniz?..
O esnada Amerika’nın Maine kruvazörü İspanya egemenliğindeki Küba’da Havana Limanı’na demirlidir. Sonra 15 Şubat 1898’de ani bir patlama sonucu batar. Mürettebatının çoğu ölür. Geminin batmasından İspanya sorumlu tutulur. Amerikalı meşhur basın tröstü patronu William Randolph Hearst hemen savaş kışkırtıcılığına başlar. (Sinema tarihinin en önemli filmi kabul edilen ve başrolünü “Charles Foster Kane” karakteriyle yansıtan Orson Welles’in oynadığı, 1941 tarihli “Citizen Kane / Yurttaş Kane” onun hayatını anlatır) Günümüzde bile halen tam açıklığa kavuşmamış bu olaya dair şüpheler ABD üzerine yoğunlaşır. Çünkü bu olay sonrası İspanya’nın bölge hakimiyeti biter ve yeni yetme Amerikan emperyalizmi bölgeye yavaş yavaş yerleşir. ABD bölgeyi sözüm ona “özgürleştirmiş” tir. ABD, bugün tekrar 125 yıl kadar önceki başlangıç noktasını yeniden diriliş çabasında referans alır görünmektedir.
Monroe Doktrininden Donroe Doktrinine!..
İşte bugün üzerine çok konuşulan “Monroe Doktrini” aynı süreçte doğdu. Bebek adımları ile emperyal büyümenin doktriniydi. Bölgede kendi güvenlik ve yayılma alanını oluşturmayı amaçlayan ve ABD Başkanı James Monroe’nun adıyla anılan (Monroe Kızılderili katliamı ile bilinir) doktrin “Buralar bizim siz karışmayın” şeklinde özetlenebilir. (Fransa’dan Lousiana’yı, 1891’de İspanya’dan Florida’yı ve 1867’de de Rusya’dan Alaska’yı satın alarak kıta üzerindeki genişlemesini sürdürdü. Bu genişlemeye Meksika’dan alınan topraklar, Filipinler, Porto Riko, Havai ile Küba’dan koparılan topraklar eklenebilir. Küba’daki işkence merkezi Guantanamo üssü bile o dönemlerden kalmadır) Yakın dönemde olanları saymaya gerek yok.
İşin garibi bugün bile kimi liberal ve sol çevrelerce “ilerici”, “anti-sömürgeci” olarak tanımlanan Monroe Doktrini aslında bir aldatmacadan ibarettir. Oysa doktrinin özü Avrupa’nın klasik sömürgeci ülkelerini bölgeden kovmak, yerli halkları onlara karşı kışkırtmak üzerine kuruludur. Boşalan yere kendi konmayı planlamaktadır. Doktrinin özündeki “Ulusların iç işlerine karışmamak” ilkesi defalarca çiğnenecektir. Amerika bu yüzden o esnada “Ulusların Kendi kaderlerini tayin hakkı” palavrasının baş savunucusu durumundadır.
Emperyal Mutasyonun Başlangıç Tarihi!..
Bu anlamda Maduro’nun kaçırılması ve Venezuela’nın devlet olma haklarının çiğnenmesi tesadüfi bir durum değildir. ABD emperyalizminin önce Güney Amerika’ya sonrada Çin’e ve Rusya’ya gözdağı verme arayışının doğurduğu yeni bir konsepttir. Bunun için Venezuela’nın onurunun açıkça ayaklar altına alınması gerekiyordu.
Artık karşımızda tabir-i caizse “Azmış Emperyalizm” var. O yüzden bugün Trump’ın sağa sola tehditler savurmasını küçümsememek gerek. Bölgede Kolombiya, Küba, Meksika’ya, Avrupa’da Grönland’a göz koyup Danimarka’ya ve tabii İran’a yönelik tehditlerini ciddiye almak lâzım. (Bunlara belki de Panama ve Kanada’yı da eklemek gerekir) Saldırı veya benzeri operasyonlar ihtimali şaşırtıcı olmaz.
Mesele Trump Değil!..
Yeni azgın emperyalizm bir yandan kendi varlığını güvenceye almaya çalışırken diğer yandan belli ki tamamıyla kaba güce dayalı bir yayılma çizgisi izlemeyi hedefliyor. Bu uğurda kimseyi takmayacağı anlaşılıyor.
Bu yeni durum emperyalizme güncel ihtiyaçları doğrultusunda yeni bir format atılmasıdır. Emperyalizmin kaçıncı versiyonudur bilmem ama dünya için büyük bir sorun yaratacağı kesindir. Yeni durum çok önceden belli merkezlerce oluşturulmuş bir stratejiye daha çok benziyor. (Trump’ın gelmesine ya da gitmesine bağlı değildir) O yüzden meseleyi “Trump’ın deliliği” ne ya da “Arızalı aşırı egosu” na bağlayan kimi aymazlar esaslı yanılmaktadırlar. Karşımızda yapısal bir dönüşümün ilk doğum sancıları durmaktadır. Artık “Baskın basanındır kapitalizmi” revaçtadır…
O yüzden “Keşke Mesele Trump’tan İbaret Olsaydı” diyebilirim!..
07. 01. 2026